Anadolu yakasında, Kocaeli Yarımadası’nın batı kesiminde
yer alır, Üsküdar İlçesi, doğuda Ümraniye, güneyde Kadıköy ilçeleri, batı ve kuzeybatıda İstanbul
Boğazı, kuzeyde de Beykoz İlçesi’ne komşudur. İlçe bu sınırlar içinde 35 km’lik bir alan
kaplar. Batısı denizdir. Kırsal yerleşmesi olmayan Üsküdar İlçesi, 52 mahalleden oluşur.1918 ve
1924’de ayrı vilayet yapılan Üsküdar, 1926’daki yönetsel düzenlemeler sırasında ilçe
yapılarak İstanbul Vilayeti’ne bağlandı. M.Ö. 7.Y.Y.’da bir Grek kolonisi olarak kurulan
Halkedon’un (Kadıköy) iskelesi ve tersaneleri, bugünkü Üsküdar’ın yerleştiği alanda
bulunur ve buraya Hrisopolis (Altın Şehir) denirdi. Yörenin bu adla anılması çeşitli biçimlerde
yorumlanmaktadır. Pers işgali sırasında Anadolu Yarımadası’ndaki kavimlerden ve halktan vergi
olarak toplanan altınlar buradaki hazinelerde saklandığı için yöreye bu adın yakıştırıldığı
söylenmektedir. Bir başka yoruma göre, Agamemnon’un oğlu Krizes kaçarak Anadolu’ya
gelmiş ve Üsküdar’da öldüğü için şehir onun adıyla anılmıştır. Kimileri de, günbatımında
evleri karşı yakadan yaldızlı gibi göründüğü için Üsküdar’a Altın Şehir adının verildiğini
söylemektedir. Üsküdar adıysa, kimi kaynaklara öre Farsça “ulak” anlamına gelen
“Eskudari”ten türemiştir.1471’de Vezir Rum Mehmed Paşa tarafından yaptırılan ve
Paşa’nın adını taşıyan Tabhaneli Cami ve Türbe ile, günümüze ulaşamamış olan medrese ve
hamamın yanı sıra başta Kızkulesi, olmak üzere Üsküdar’da birçok tarihi eser
bulunmaktadır.
Hrisopolis M.Ö.508′de Pers Kralı Darius’un egemenliği altına
girmiş, M.Ö.410′da Atinalı Alkibiades’in zaferiyle sonuçlanan deniz savaşından sonra bu
komutan kent çevresine sur yaptırmış ve Boğaz’dan geçen gemilerden taşıdıkları malların değeri
oranında geçiş parası almıştır.Yazar Ksenophon, M.Ö.404 yıllarında On Binler’in hayatta
kalanlarının, Asya seferi dönüşünde Karadeniz kıyısı yoluyla Hrisopolis’e geldiğini ve burada
kaldıkları bir hafta boyunca ellerindeki ganimetleri bölge halkına sattıklarını anlatır. Büyük
İskender ve ardıllarının zamanında Anadolu’nun kuzeybatısıyla birlikte Halkedon ve Hrisopolis
de Küçük Frigya’nın sınırları içindedir. Arapların birçok kez kuşatma girişiminde bulunduğu
Konstantinopolis’te karadan ve denizden gelen Müslüman askerlerin ilk hedefi ve karargahı
Üsküdar olmuştur. Harunü’r-Reşid 782′de henüz halife olmadan Üsküdar önüne gelmiş ve her
yıl burada kalmıştır. 783′de İmparatoriçe Eirene’nin ordusuna yenilince, 70.000 altın
vermeye zorlandığı bilinmektedir. Öte yandan kaynaklar, Anadolu’nun Türklerce fethinden sonra
Danişmendlilerden Turasan Bey’in Üsküdar’a kadar geldiğini, Alemdağı’nda bir kale
yaptırdığını ve Bizanslılarla çarpışırken kalesinin önünde şehit düştüğünü yazmaktadır. Ne var ki,
sözü edilen kaleye ait hiçbir ize rastlanmadığından, bu bilgi doğrulanamamaktadır. Bizans döneminde
küçük bir kasaba olarak varlığını sürdüren Üsküdar, pek çok ihtilal girişiminde başlangıç noktası
olmuş. Örneğin 963′de Nikeforos Fokas kendini burada imparator ilan ettirmiş ve iktidarı ele
geçirmiştir. Öte yandan 1097′de Haçlı ordusu, ordugahını Üsküdar tepelerinde kurmuş, izleyen
Haçlı seferlerinde de bölge, hep üs olarak kullanılmıştır.
Sultan Orhan da (hd 1324-1361)
Bizans’ın Bitinya bölgesini aldıktan sonra, bu imparatorluğun kapısı sayılan Hrisopolis
önlerine kadar gelmiş, bunun üzerine III. Andronikos, topladığı askerleri buraya göndermiş ancak
yenilmiştir. Bir süre sonra Bizans Prensesi Teodora ile evlenen Sultan Orhan’ın 1348′de
kayınpederi İmparator VIİoannes Kantakuzenos’u ziyaret etmek için Üsküdar’a geldiği ve
beraberinde bulunan ailesiyle saray halkının konaklaması için Marmara’ya ve Üsküdar’ın
bugün de en vazgeçilmez simgelerinden sayılan Kız kulesi’ne egemen bir noktaya büyük bir otağ
kurulduğu bilinmektedir. Sultan Orhan 1352′de Venediklilere yenildiği için, kendisinden yardım
isteyen Ceneviz donanmasına destek amacıyla Kadıköy ve Üsküdar’a süvari kuvveti göndermiş,
böylece Boğaz’ın bu kilit noktalarına yerleşerek bir anlamda İstanbul’un fethinden 101
yıl önce Kadıköy ve Üsküdar’ı ele geçirmiştir. I.Bayezid (Yıldırım) döneminde (1389-1402),
İstanbul’da bulunan Müslümanların davalarına bir Müslüman kadı’nın bakması karara
bağlanmış, böylece Türklerin egemenliği altında bulunan Üsküdar’da da bir kadı
görevlendirilmiştir. Yıldırım Bayezid’in ölümünden sonra yaşanan Fetret Devri’nde
Bitinya’daki yerler kaybedilince Türkler Üsküdar’dan uzaklaştırılmışsa da, I.Mehmed
(Çelebi) tahta geçtikten sonra bu yerleri Bizanslılardan geri almış, böylece Türkler bölgedeki eski
ticaret serbestliğine yeniden kavuşmuşlardır. İstanbul’un fethinden sonra II.Mehmed (Fatih),
Üsküdar’dan kaçan Rumların yerine Anadolu’dan gelen Türkleri
yerleştirmiştir.
Ancak Üsküdar’ın fetih sırasında 100 yıldan beri Türklerin elinde
olması ve karşılaştırma yapmaya olanak verecek belgelerin bulunmaması nedeniyle, fetihten sonra
nüfusunun ne kadar arttığını saptamak mümkün olamamaktadır. II.Mehmed döneminde İstanbul’un
iskan bölgelerinin yönetsel açıdan 4 kadılığa ayrılmasıyla Üsküdar da bir kadılık olmuş ve Galata
ile Haslar kadılıklarıyla birlikte Bilad-ı Selase adı verilen üçlüyü oluşturmuştur. 1471′de
Vezir Rum Üsküdar Mehmed Paşa tarafından yaptırılan ve Paşa’nın adını taşıyan Tabhaneli Cami
ve Türbe ile, günümüze ulaşamamış olan medrese ve hamam, Üsküdar’daki en eski Osmanlı
yapılarındandır. Üsküdar’ın Osmanlı dönemindeki önemli bir özelliği de, her yıl Mekke ve
Medine’ye gidecek hacı adaylarının oluşturduğu Surre-i Hümayun’un törenlerle buradan
uğurlanmasıdır. Hacı adaylarını ve sultanın Mekke Şerifine gönderdiği armağanları taşıyan develerin
oluşturduğu uzun konvoyun yola çıkması öncesinde düzenlenen törenler, Üsküdar’a büyük bir
canlılık getirmiştir. Bir yandan da Üsküdar, yaşam yolculuğunun sona ermesiyle ilgili izlerle
yüklüdür. Gerçekten de, daha 14. Y.Y.’da oluşmaya başlayan ve fetih sonrasında tümüyle
Müslüman kabristanı haline gelen Karacaahmed Mezarlığı buradadır. Mezarlığa adını veren Bektaşi
büyüğü Karaca Ahmed’in yanısıra, pek çok tarikat şeyhi, Üsküdar’da tekke kurmuştur.
|